Haydar Gecilmez

Almanya’nın Märkischer Kreis adlı bölgesinin tarihçesi bu hikayemiz için gereğinden fazla uzun süreceğinden anlatamayacağımız nedenlerle  pek çok bakımdan kenarda kalmışlık görüntüsü hakimdir. Ulaşım sistemi Nordrheinwestfalia eyaletine göre de kenarda kalmıştır.  Sauerland alanında ise bu durum adeta insanın  dağ başı duygusunu yaşamaktan  kendini alamayacağı kadar bir kenarda kalmışlık durumuna varıyor.

HTML clipboard

Küçük yerleşim yerleri arasında ulaşım bile Almanya’nın diğer yerlerine göre daha zor ve daha kısıtlıdır. Tabii bu Almanya standartlarına göre böyledir. Yani Türkiye ve hele Irak ile kıyaslanmayacak kadar çok ama çok ilerde ve hem rahat, hem dakik ve hem de yeterinden fazla denebilecek bir ulaşım düzenlemesi vardır. Neyse bizim hikayemizin konusu bu değil zaten.

Märkischer Kreis’in Neurade adlı yerleşim yeri ile Fröndenberg arasında her saatte bir kere tren vardır ve trenler karşılıklı gelir giderler. Tren hattı tek yönlü olduğundan trenler yolun yarısı olan Binolen adlı köyde birbirlerini geçecek şekilde hareket ederler. Sabahın ilk treni çalışanların işlerine ulaşmalarını sağlayacak şekilde çok erkenden hareket eder.

Erken tren seferlerinden biri de çocukların ve gençlerin okullarına gitmelerini sağlayanıdır. Saat yedi cıvarında Neurade’den hareket eden tren öğrencileri sırasıyla Küntrop, Garbeck, Balve, Sounccossi, Volkringhausen, Binolen, Lendrigsen, Menden(S) ve Fröndberg istasyonlarından bazen alırken bazen bırakır, bazen de her ikisini birden yapar. Tabii taa Fröndenberg’e gelinceye kadar  en çok da Garbeck, Balve olmak üzere ilk beş altı istasyondan kalabalık öğrenci gruplarının trene binişi başlı başına bir maceradır. Mesela  Garbeck’te binen kalabalık örgenci kitlesinin trene binişi müthiş bir hesap, mücadele ve başarılı olma duygusunun  bileşimini içerir.

Garbeck, trenin ilk hareket istasyonu olan Neurade’den sonraki ikinci istasyondur. Saat yedi ile yediyi yedi geçe, yani trenin istasyona geliş dakikası arasında Garbeck’ten öğrenciler büyük çoğunlukla anne ve babaları tarafından arabalarla, ama bir kısmı da yaya olarak istasyona gelirler. Trenin durduğu yer boyunca herkes sıralanır. Bu sıralanışta nelerin etkili olduğunu her çocuğun ya da gencin kendisinden başka kimse bilemez ama yine de her öğrencinin kendi yakın arkadaşının oturduğu yeri tahmin ederek, ya da daha önceden kendi aralarında kararlaştırdıkları şekilde trene binmek istediğini varsaymak çok da yanlış olmaz sanırım.  

Trene biniş de başlı başına bir macera ve hesap meselesidir. Dünyayı etkileyen ekonomik kriz öncesi nasıldı bilemiyoruz, ama son zamanlarda tren yolcularının hangi saatte ne kadar olduğunu, hangi istasyonda ne kadar yolcu binip  ne kadarının indiğini  kontrol eden görevlilerin düzenli çalışmalarından da anlaşıldığı  kadarıyla bölge yöneticileri  tasarruf yapabilmenin bütün yollarını denemektedirler. Bunun bir yansıması olarak da bazı günler bahsettiğimiz sabah seferlerinde tren yolcularını almaya iki büyük vagon gelirken, bazen bir büyük ve bir küçük, bazen iki küçük vagonun bile geldiği olmaktadır. En uygun olanı iki büyük vagonun geldiği zamanlardır ve böylesi durumlarda bile öğrencilerin zaten büyük kısmı ayakta yolculuk yapmak zorunda kalmaktadırlar.  Bir küçük bir büyük vagonun ya da iki küçük vagonun geldiği zamanlarda ise daha fazla yolcu ayakta kalır, hatta koltuklar arasında hareket imkanı kalmayacak kadar da kalabalık bir ayakta yolcu birikimi bile oluşmaktadır.

İşte ayakta kalıp kalmamak, ya da uygun bir yerde oturmuş olmak öğrencilerin trene binişlerinde başlı başına bir mücadele konusu olmaktadır. Almanya’da dikkat çeken bir konu da çocukların küçükten “haklarını korumak ve sahiplenmek” için mücadeleye  teşvik edilmeleridir. Mücadele etmek  yani streiten önemli bir eğitim konusudur. Ama bunun çocukça yorumlanışı ise daha da başka; hem tatlı ve  hem de  bazen insanın çocuk olma isteğini depreştiren, ama bazen de çocukça davranışların anlamsızlığının gülümsemeye yol açan izlenimlerine neden olmaktadır. Baştan da belirtimiz gibi ya trenin kaç vagon olduğuna göre kısmen değişen ama esasta sürekli varlığını koruyan bir hesap ve mücadele vardır tren binişlerinde. Büyük vagonlar geldiğinde çoğunun oturma imkanı bulmasını sağlayan bir rahatlama egemen olsa bile, adeta  güne başarıyla başlamanın göstergesiymiş gibi trene binmede kıyasıya bir mücadele vardır.

Haftanın beş, yani okula gidilen günlerinde tren binişlerinde çocukların davranışlarında büyük bir değişiklik olmamaktadır. Trene binilirken kapıya yığılıp birbirini itip içeri bir an önce girmek istemenin belirttiğimiz oturma isteği ile yakından ilgisi olsa bile bunun da ötesinde çocukça bir oyun özelliği de vardır. Ama işin trene ilk binenlerden olmak ve kendine uygun gördüğü yerde oturmak, hatta arkadaşı için de yer ayırmak için mücadele gerektiren yanı beraberinde bir hesap yapmayı da gerektiren iş olmaktadır. Yani trenin vagonlarının kaç tane ve ne kadar büyük olduğuna bağlı olarak durduğu yere göre kapılarının yerini hesaplayarak kapının önünde bulunanlardan olmak bayağı bir  hesabı gerektirmektedir. Onun için trenin geliş düdüğünü duyanlardan tecrübeli olanlar önce trenin kaç vagon ve hangi vagonlardan olduğunu görmeye çalışması, hatta trenin perona giriş hızını hesaplayarak nerede duracağını

hesaplaması ve ona göre pozisyon alması bu konunun  epeyce ciddiye alındığını göstermektedir. Aslında hikayemizin esas konusu bu trene binme ya da trene gösterilen ilgi olmadığın konuyu daha fazla uzatmak istemiyoruz ama çocukların her tren gelişinde sanki durmasını istiyormuş gibi işaretler yapmaları, yolcu almasını isteyen el ko hareketleri yapmaları, ya da  tren yanlarına varıncaya kadar kafalarını rayların üzerine uzatmaları gibi manzaraları  uzun uzadıya anlatmayacağız.

Zaten nerdeyse  yine bizim esas konumuz olan iki küçük kız çocuğunun dikkat çekici arayışlarından koptuk. 

Trene binen öğrencilerden kaçının   Alman, kaçın Türk, kaçının Kürt, kaçının Sriklankalı olduğu büyük ihtimalle hesaplanmamıştır. Büyük ihtimalle diyerek yine de açık kapı bırakıyoruz çünkü Almanya’da her şey hesap üzerine yürür. Yani neyi ne zaman niçin yapacaklarını duygulardan arınmış olarak yapmaktadırlar. Nitekim bazen kontrol memurlarının çocukça heveslerle trene biletsiz binen çocuklara bile hiçbir itirazlarını ciddiye almadan ceza yazmaları da bu hesaplı hareketlerinin sonucu olsa gerektir. Hatta en iyi niyetli kontrol memuru ceza yazarken  çocuğu eğitmiş olmakta, geleceğe hazırlamış olduğunu düşünmektedir belki de. İşte belki de trende kaç Tür, kaç Arnavut, kaç alman bulunduğunu bile biliyorlardır ama bu anlamsız hesapçılığın ardına düşmemek için biz bilinmiyor ihtimaline  daha çok ağırlık tanıyoruz.

Trenin içi   hemen her dilin kuş cıvıldamaları benzeri bir ortam yaratmasından çok renkli bir mozaik bulunduğunu söylemek mümkündür.  Türkçe konuşan gençlerin konuşmalarının çoğu kez aile ortamlarını yansıtması  itici olduğu kadar ilgi çekici de olabilmektedir. Çünkü etraflarındakilerin anlamadığını düşünerek rahatça kendi aralarında en mahrem konuları, aile sırlarına kadar her şeyi konuşmaktadırlar. Belki başka uluslardan olanlar da öyle yapmaktadırlar ama anlaşılmadığı için bilinmemektedir.  Neyse biz asıl konumuza gelelim.

O sabah Garbeck istasyonunda trene binen ellili yaşlarda bir adam trenin duruş yerini iyi tahmin etmiş olmalı ki ilk önce binenlerdendi ve fazla uzağa gitmeden boş  bir koltuğa hemen oturuverdi. Kafasında bir sürü şey olduğu her halinden belliydi, çünkü etrafıyla ilgilenmiyor, ceplerini yokluyor, sanki “bir şey unutmuş muyum?” sorusunu cevaplamaya çalışıyor, çıkardığı küçük kağıtlara göz gezdiriyordu. Bütün dalgınlığına rağmen karşısında oturan iki küçük kız çocuğunun kendisine dikkatlice baktığını fark etti. Hatta kızlardan başı açık olanının-iki küçük kız çocuğundan birinin başı açık, diğerinin başı örtülüydü-kendisine selam verdiğini görür gibi oldu. İlginçti, çünkü o bölgede hiç tanıdığı yoktu hem büyük hem de küçük yaşta. Acaba yanılıyor muyum diye bir kez daha baktı kız çocuğu gülümseyerek kendisine  bakıyordu. Biraz bocalar gibi oldu, ne yapmalıydı, görmezden gelerek işine devam mı etmeliydi, yoksa kız çocuklarının ilgisine karşılık mı vermeliydi. Kız çocuklarının dediysek sadece başı açık olanı ilgi göstermiş, başı örtülü olanı ise diğerinin söylediklerine uyarak bir ara adama bakmış sonra yine başını önüne eğmişti. Belli ki başındaki örtünün kültürel örgüsüyle çevresiyle fazla ilgili olmaması gerektiği öğütlenmişti ve kendisi de öyle davranmayı seçiyordu.

Adamın elinde cebinden çıkardığı küçük kağıtlar vardı, almanca kelimeler ve fiiller yazılı kağıtlardı bunlar ve sabahları trende bunlara bakarak bir anlamda almanca bilgisini tekrarlıyordu. Ama o anda kararsızdı. Kağıtlarla da ilgilenmiyordu, kız çocuklarına da bakmıyordu. Sonunda karar vermiş olarak kendisine selam veren kız çocuğuna baktı. konuşmaya nerden olduğunu bilmediği bin yönlendirmeyle kız çocuğunun Türkçe bildiğini bilircesine  Türkçe “beni tanıyor musunuz?” diye sordu. Kız çocuğu fazla duyulmayan sesli cevabın yanı sıra başıyla da onaylayarak “ evet” dedi. Adam biraz şaşkın “ beni daha önce gördünüz mü?” diye duyduğu evet’i kesinleştirmek için bir kez daha sordu. Kız çocuğu  ikinci kez evet dedi ama bu evet birincisinden daha canlı, daha bir özgüvenle söylenmişti. Gözleri parlıyordu. Hem  “ bak işte yanılmadım, tanıdığımı biliyordum, bak nasıl da bildim” diyen bir hali vardı, hem de “iyi ki gördüm, bunca yabancı arasında bizden birini görmek ne de güzel” dercesine seinçli bir hali vardı.

Kız çocuğunun ikinci evetinden sonra adam daha da şaşırmış olarak  bu kez de  “ siz nerde oturuyorsunuz” diye sordu. Zaten bindikleri istasyondan önce iki istasyon vardı ve kız çocuğu ilk istasyonun bulunduğu yer yani “Neurade’de oturuyoruz” dedi. Ve ilave ederek “ben Muhammed’in kızıyım, babamı tanıyor musunuz?” Adam “benim orda hiç tanıdığım yok” diye hiç ikircimlenmeden cevap verdi. Ama aynı anda “ tanrı her insanı  iki tane  yaratmıştır diye bir söz vardır, acaba beni birine mi benzetiyorlar” diye düşünmekten de kendini alamadı.  Kız çocuğunun gözlerinde “kendilerine benzeyen” birini bulmuş olmanın  ilgisi vardı ve adamın olumsuz cevabı her ne kadar bir üzüntü dalgasının o kahverengi gözlerden geçmesine neden olmuş ise de ıssız uzakta bir yeşillik görmüş insan sevincini silememişti. Adamın çok fazla ilgilenmeyen ama olumsuz cevabında çok net olan tutumu kız çocuğun bu istekli arayışında olumsuz bir etki yaratmış olsa bile henüz bir hayal kırıklığına yol açamamıştı. Küçük kızın bütün ruhsal dünyası bu olumsuz cevabın kendisinde hayal kırıklığı yaratmasına karşı direniyordu ve içinden adeta “nolur yani bizim tanıdığımız olsan, hem Türkçe biliyorsun, üstelik saçların da siyah, ayrıca yüz yapın da bize hiç yabancı gelmiyor, seni muhakkak görmüşüz bir yerden” diyen yalvarma ile umutlu olma, istek ile hayal arası karışık bir ifade vardı.

Bazen insan sabah uyandığında o günün kendisi için güzel geçeceği duygusunu hisseder ve günün tümü ne kadar olumsuz gelişmelere sahne olsa bile o sabahın güzellikler yaşanacağını hissettiren gülümseyişi dudaklardan silinse bile beyinden silinmez ve beynin sürekli olumluluklar salgılamasını sağlar.  Bu küçük kız da böylesi bir sabahta uyanmış olmalı, adamın olumsuz cevabına rağmen yüzündeki gülümseme hiç eksilmemiş olarak devam ediyordu. Bu iyimserlikle bir kez daha adama  “Belki de Balve’de oturan Orhan amcayı tanıyorsunuzdur” diye üsteledi. Ama adamın oradan da tanıdığı yoktu. Birkaç kez  küçük kızın bahsettiği Balve adlı küçük yerleşim yerinde  Türkçe konuşan insanlara rastlamıştı. Doğru ama o insanları tanımıyordu, insanlar da kendisini tanımıyordu ve   çocuklarıyla birlikte ya alışveriş yapıyorlar, ya da caddelerden birinde yürüyorlardı. O zaman da insanların Türkçe konuşmasının yarattığı ilgi dışında hiçbir tanıdıklık olmadan olay geçi vermiş, kendisinin tanıdığı insanlar olmadığından hiç ilgilenmemiş, oralı bile olmamıştı. Acaba o insanlardan birinin kızı ya da akrabası mıydı kız çocuğu ve teninin rengine ve  saçlarının siyahlığına bakarak çocukların yanındakiler “bu da bizden biri herhalde” mi demişti ki kız çocuklarının hafızasına bir tanıdık olarak kaydedilmişti? Olabilirdi? Belki de gerçekten tanıkları birine benziyordu ve o sabah kız çocuklarının depreşen yabancılar arasında bir tanıdığa rastlama isteğiyle hafızaları kendilerini yanıltıyordu.  Adam o söyledikleri yerden kimseyi  tanımıyordu. Bunun için de kıza dönerek “ben Balve’den de kimseyi tanımıyorum” dedi. Bunu söyledikten sonra da kağıtlarına döndü, onlara daldı, bir şeyler okuyor, arasıra kağıtlardan kaldırdığı bakışlarının kimsenin bulunmadığı yerlere oğrultarak okuduklarını beynine yerleştirmeye çalışıyordu.  

Kız çocukları ise bir tanıdıklarını kaybetmiş olmanın burukluğuyla Balve’de duran trenden okullarına gitmek üzere indiler. Ama adamın hafızasından çıkıp gitmediler. Adam biraz daha baktı arkalarından ve kendi kendine “ keşke tanıyor gibi yapsaydım, belki de onların hoşuna giderdi kendilerinden birini görmüş olmak, üstelik tanımış olmak” diye düşündü.