Marti yonathan -II-
Isiklar saçan iki kus da onunla birlikte yavasladilar ve yumusacik bir uyumla kilitlendiler. Yavas uçusu onlar da biliyordu. Kanatlarini katlayarak bir takla atti ve saatte yüz doksan mille dimdik bir pikeye geçti. Öteki iki marti da onunla birlikte pikeye daldilar ve böylece köselerinden izler birakan bir üçgen olusturdular havada. Jonathan pikeden çikti. Ayni hizla dimdik yükseldi ve yavas taklaya geçti. Onlar da gülümseyerek Jonathan’a katildilar.
Marti Jonathan düz uçusa döndügünde bir süre suskun bekledi. “Pekâlâ,” dedi sonra, “kimsiniz siz?”
“Biz senin kardesleriniz Jonathan, kardesleriniz.” Sözcükler tane tane söylenmisti, güçlü ve duruydu. “Seni daha yükseklerdeki yuvaya götürmek için geldik.”
“Ne yuvasi? Benim yuvam yok. Benim sürüm yok. Dislanmisim ben. Bana, simdi seninle yüksek dag rüzgârlarinin büyük hizi ile uçacagiz, diyorsunuz. Bu kanatlarla bu yorgun gövdeyi yüz metre bile tasiyamam ben.”
“Hayir Jonathan, basarabilirsin. Sen daha önce de asamalar yaptin. Simdi yeni bir asamanin tam sirasidir.”
Bulundugu ani vurgulayan bu yaklasim Jonathan’in içini aydinlatti. Onlar gerçegi söylüyorlardi. Yükseklere, daha yükseklere uçabilirdi. Yuvaya dönmenin zamani gelmisti artik.
Son bir kez göge dikti bakislarini; o essiz, o görkemli gümüs ülkeye... Ne çok sey ögrenmisti orada.
“Hazirim artik” dedi.
Ve Marti Jonathan Livingston, kapkaranlik gökyüzünde yildiz gibi parlayan iki, martiyla birlikte uzaklasarak gözden kayboldu.
Ikinci Bölüm
Iste burasi cennet olmali diye düsündü ve içten içe gülümsedi. Cennetin henüz esiginde olan biri için, onun gizine erdigini düsünmek, onaylanacak bir yorumlama degildi.
O, isiklar saçan iki marti arasinda dünyadan gelirken, kendi gövdesinin de o canli parlakliga kavustugunu görmüstü. Parildayan gözlerinin ardinda her zaman yasamis olan genç Marti Jonathan Livingston vardi, degismis olan yalnizca dis görünüsüydü.
Bedeni yine bir martinin bedeniydi, ama simdi, eskisinden çok daha yetkin uçabiliyordu. Dünyadaki verimli günlerimde gösterdigim çabanin yarisini göstererek, hizimi iki katina çikaracagim.
Tüyleri piril pirildi, kanatlan yeni cilalanmis gümüs levhalari andiriyordu. Büyük bir mutlulukla yeni kanatlarini tanimaya çalisiyor, onlari tüm gücüyle çirpiyordu.
Saatle iki yüz elli dokuz mile ulasinca, son hizina yaklastigini sezinledi. Iki yüz yetmis üç mile çikinca, bu hizi asamayacagini düsündü ve düs kirikligina ugradi. Hizi, eski rekorunun çok üstünde olmasina karsin, yeni bedeninin de asamayacagi bir sinir vardi. Bu siniri asmak için büyük bir güç gerekliydi. Oysa, diye düsündü, hiçbir sinir olmamali cennette.
Bulutlar arasinda, marti arkadaslarinin sesi duyuldu: “Iyi inisler, Jonathan.” Ve martilar gözden kayboldular.
Bir denizin üzerinden kayalikli, sarp bir kiyiya dogru uçuyordu. Birkaç marti, kendini yamaçlardan esen rüzgârlara birakmis, uçus denemeleri yapmaktaydi. Bir kaçi ise kuzey ufkuna dogru yol aliyordu. Iste yeni yerler, yeni düsünceler, yeni sorunlar... Neden bu kadar az marti? Oysa cennet, marti sürüleriyle kaynasmaliydi. Bu yorgunluk da neyin nesi? Cennetteki martilar hiçbir zaman yorulmamali ve uyumamaliydi.
Peki ama, bütün bunlari nereden duymustu? Dünyadaki yasantisi gittikçe siliniyordu belleginden. Orada öyle çok sey ögrenmisti ki, küçük ayrintilar elbette bir bir tozlanacak, yok olacakti. Ama sürüden dislanmasini, sürgün edilisini, öteki martilarin yiyecek için didismelerini animsiyordu hâlâ.
Bir düzine marti, hiç konusmaksizin, sahilde onu karsilamaya geldiler. Marti Jonathan hos karsilandigini biliyordu, burasi onun yuvasiydi artik. Çok uzun ve degisik bir gün geçirmisti, günesin dogusunu bile animsayamadigi bir gün.
Sahile inmek için alçaldi ve yerden iki santim yükseklikte kanatlarini çirparak kumlar üstüne yumusacik bir inis yapti. Öteki martilar da indiler. Ama onlar, gögüslerini önce hafifçe rüzgâra vermisler, sonra parlak kanatlarini gererek uç tüylerini burmuslar ve tam da ayaklari yere degmek üzereyken inmislerdi. Ne güzel bir inisti bu! Ama Jonathan, bunu denemeyecek kadar yorgundu simdi. Kumlarin üstünde öyle suskun, uyuyakaldi.
Jonathan, sonraki günlerde anladi ki, geçmise gömülen yillar içinde uçus hakkinda neler ögrendiyse, burada ögrenecegi seyler onlardan çok daha fazlaydi. Hem, buradaki martilar da kendisi gibi düsünüyorlardi. Her biri için yasamda en önemli sey; kendini asmak, yetkinlige ulasmak ve uçmak, uçmakti... Her gün saatlerce uçus denemeleri yapiyorlar ve gelistirdikleri teknigin kurallarini siniyorlardi. Bunlarin hepsi de görkemli kuslardi.
Uzun bir süre, geldigi dünyayi özlemedi Jonathan. Çünkü o dünya, yasama sevincine gözlerini kapayanlarin, kanatlarini yalnizca yiyecek bulmak için kullananlarin dünyasiydi. Seyrek de olsa kimi zaman, bir anligina animsiyordu o dünyayi.
Bir sabah egitmeni ile uçus denemeleri yapmisti. Kilitli kanatla takla atma çalismalarini bitirmis, kumsalda dinleniyordu. Birden animsayiverdi dünyadaki yasantisini.
Çigliklarla, anlamsiz ötüslerle degil, sessizligin diliyle sordu: “Ötekiler nerede Sullivan? Niye kalabalik degiliz? Ne garip! Benim geldigim yerlerde.’”
“...Binlerce, binlerce marti yasardi, biliyorum” diyerek basini salladi Sullivan. “Sana verebilecegim tek yanit, senin milyonda bir bulunan yetkin bir marti oldugundur. Çogumuz bin bir güçlükle ulasabiliyoruz buraya. Biz, önceki dünyamizin benzeri olan baska bir dünyaya geçtik. Üstelik nereden geldigimizi, nerede bulundugumuzu fark etmeksizin. Ve günü gününe yasadik. Bizler; karin doyurmaktan, didismekten, sürü içinde güç kanitlamaktan çok daha önemli degerlerin var oldugu bilincine ermek için kaç yasamdan geçtik acaba? Binlerce Jon, binlerce!... Ve sonra, yetkinlik denen olgunun varligini sezmek için de bir, belki yüz dünyadan geçtik. Bir o kadar dünya daha, yasamin asil amacinin bu yetkinlik oldugunu ögretti bize. Bu kurallar simdi bizler için de geçerli. Bu dünyada ögrendiklerimizin yardimiyla gelecekteki dünyamizi da kurabiliriz. Bir seyler ögrenmezsek, gelecekteki dünyamiz da simdikinin bir esi olur. Hep duragan, sinirli, tekdüze bir yasam; kursun agirligindaki o anlamsiz sorumluluklar... hep ayni.” Sullivan kanatlarini gerdi ve rüzgârdan yana döndü. “Ama sen, Jon, sen bunlarin tümünü bir kerede ögrendin. Bulundugun ana gelebilmek için binlerce yasamdan geçmen gerekmedi.”
Az sonra ikisi de yeniden uçus denemelerine basladi. Ikili ters taklayi uygulamak oldukça güçtü. Taklanin yarisinda Jonathan, basi asagida düsünmek zorundaydi. Kanatlarini kavisle geriye döndürmeli, egitmenine aninda uyum saglamaliydi.
“Yeniden deneyelim,” dedi Sullivan. “Yeniden... oldu, güzel!..” Sonra dis takla çalismasina basladilar.
Bir gece, uçusa çikmayan martilar kumsalda kümelenmis, düsünüyorlardi. Aralarindaki en yasli martinin yakinda bu dünyadan ayrilacagi söyleniyordu. Jonathan bütün cesaretini toplayarak yasli martiya yaklasti:
“Chiang...” dedi kaygili bir sesle.
Yasli marti sevgi dolu gözlerle bakti ona ve “Evet yavrum...” diye karsilik verdi. Yillar onun bedenini törpülemisti ama, güçsüz degildi; hatta öteki martilarin bile ulasamayacagi uzakliklara uçabilir, henüz kimsenin bilmedigi becerileri bile yapabilirdi.
“Chiang, burasi bir cennet degil, degil mi?”
Yasli martinin yüzüne ay isiginda bir gülümseme yayildi. “Gene ögreniyorsun, Marti Jonathan” dedi.
“Peki ama, bundan sonra ne olacak? Nereye gidiyoruz? Cennet diye bir yer yok mu?”
“Hayir Jonathan, öyle bir yer yoktur. Cennet ne bir yerdir, ne de bir zaman. Cennet, yetkinlige ulasmanin ta kendisidir.” Bir an için sessizlik oldu. “Sen çok hizli bir uçucusun, degil mi?”
“Ben... ben...” dedi Jonathan, “hizi çok seviyorum.” Biraz utanmisti ama, bunu yasli martinin da biliyor olmasi gururunu oksamisti.
“Yetkin hiza ulastiginda cennetin kapisini buldun sayilir Jonathan. Ve bu, ne saatte bin mil, ne milyon mil yapmakla, ne de isik hizi ile uçmakla olmaz. Çünkü sayilar bir sinirdir. Ancak yetkin bir hizla orada olunabilir, yavrum.”
Chiang apansiz gözden kayboldu ve hemen on bes metre ötede, su kiyisinda belirdi. Bütün bunlar bir anda olmustu. Gene kayboldu ve bu kez Jonathan’in omuz basinda belirerek, “Hos bir oyun” dedi. Jonathan öyle sasirmisti ki, cennet hakkinda sormak istediklerini unutuverdi. “Bunu nasil yapiyorsun? Nasil bir duygu bu? Daha ne kadar uzaga gidebilirsin?”
“Istedigin bir yere ve istedigin zamana gidebilirsin” dedi yasli marti. “Düsünebilecegim her yere, her zaman dilimine gittim ben.” Ve denizin ötesine, ufka bakti. “Ne garip! Yetkin hizi küçümseyen martilarin hiçbiri, hiçbir yere ulasamiyorlar. Yetkin hiz ugruna tüm varligini ortaya koyanlar ise her yere gidebiliyorlar, hem de istedikleri anda. Animsa Jonathan, cennet bir yer ve zaman degildir. Çünkü yer de, zaman da birer kavramdir yalnizca, anlamlari yoktur. Cennet...”
Marti Jonathan, bir baska bilinmeyeni ögrenmek için heyecanla sordu: “Böyle uçmayi bana da ögretir misin?”
“Elbette, ögrenmek istersen.”
“Istiyorum. Ne zaman baslayabiliriz?”
“Hemen simdi, ne dersin?”
Jonathan’in gözlerinde garip bir isik parladi. “Böyle uçabilmeyi ögrenmek istiyorum. < Ne yapmam gerek, söyleyin.” Chiang, genç martiyi dikkatle süzdü ve agir agir konustu: “Düsündügün herhangi bir yere yetkin hizla ulasabilmek için, daha simdiden oraya ulastigina inandirmalisin kendini.”
Chiang’a göre bu isin tek ilkesi, Jonathan’in kendini bir metrelik bir kanat açikligi bulunan ve rotasi sinirlandirilmis bir marti olarak görmemesi idi.
Bu isin ilkesi; öz varliginin her yerde, evrenin ve zamanin da ötesinde, henüz adlandirilmamis bir yetkinlikle yasadiginin bilincine varmakti.
Jonathan günler boyu, günesin dogusundan gece yarisina degin büyük bir istek ve inançla çalismaya koyuldu. Tüm çabalarina bir kanat boyu bile ilerleyemedi.
“Dogal inançlari unutmalisin” diyordu Chiang. “Uçmak için dogal inanca gereksinmen yok, yalnizca uçmayi anla, yeter. Hadi, simdi bir kez daha dene...”
Sonraki günlerin birinde Jonathan, kiyida gözleri kapali, derin düsüncelere dalmisti. Ve birdenbire, Chiang’in ne demek istedigini sezinleyiverdi. “Onun söyledikleri dogruydu. Sinirlandirilmamis, yetkin bir martiyim ben.” Büyük bir mutluluk içinde kendinden geçti.
“Güzel!” dedi Chiang, zafer dolu bir sesle.
Jonathan gözlerini açti ve yasli martiyla birlikte bambaska bir deniz kiyisinda buldu kendini. Burada agaçlar su kiyisina kadar yayilmisti ve tepelerinde ince sari günesler dönüyordu.
“Sonunda ögrendin iste” dedi Chiang. “Ama kendini denetlemen için biraz daha çalisman gerek.”
Jonathan saskin saskin sordu: “Neredeyiz biz?”
Bu yabanci çevreden hiç etkilenmemis olan yasli marti karsilik verdi: “Kuskusuz baska bir gezegendeyiz. Yesil bir gögü ve günes yerine bir çift yildizi bulunan bir gezegende.”
Jonathan, bir dagin yamacindan yuvarlanan küçük taslarin sesini andiran bir sesle haykirdi: “BASARDIM!” Bu onun dünyadan ayrilali beri çikardigi ilk sesti.
“Elbette basardin, Jon” dedi Chiang. “Ne istedigini bildigin sürece basarirsin. Simdi elde ettiklerini kullanmak...”
Geri döndüklerinde hava çoktan kararmisti. Öteki martilar sevgi ve hayranlik dolu gözlerle karsiladilar Jonathan’i. Çünkü onun uzun zamandir kök saldigi o dünyadan koptugunu görmüslerdi.
Bir an sonra bütün martilar Jonathan’i kutladilar. “Ben aranizda pek yeniyim” dedi Jonathan. “Her seye yeni basliyorum. Sizlerden ögrenecek olan benim.”
“Bundan kusku duyarim Jon” dedi yaninda duran Sullivan. “On bes yildan bu yana tanidigim martilar arasinda ögrenmeye korkusuzca yaklasabilen tek martisin.” Küme bir an için sessizlige büründü, övgülerden utanmisti Jonathan.
Chiang, “Eger istersen” dedi, “geçmise ve gelecege ulasmani saglayacak uçus denemelerine baslayabiliriz. O zaman en güçlü ve en güzel olana, sevginin ve iyiligin anlamina ermek için, onlarin katinda uçmak için hazir olacaksin.”
Bir ay ya da bir aya yakin bir zaman geçmisti. Jonathan korkunç bir hizla ögreniyordu. O, daha önceleri günlük deneylerinden bilgi edinmisti; simdi ise, bilge martinin ögrencisi olarak, yeni düsünceleri sanki tüylerle kapli bir bilgisayar gibi depoluyordu.
Ama Chiang, günün birinde gözden kayboluvermisti. Ayrilmadan önce, çevresine toplanmis ögrencilerine ögütler veriyordu. Her birine ögrenmekten, ögrendiklerini uygulamaktan vazgeçmemelerini, yasamin o görünmeyen yetkinligini sabirla, bilinçle anlamaya çalismalarini önemle vurguluyordu. Konusmasi ilerledikçe tüyleri parildamaya baslamis, sonunda öylesine parlaklasmisti ki, hiçbir marti bakamaz olmustu ona.
Son sözü, “Jonathan, sevgi üzerinde çalismaya devam et” olmustu.
Yeniden ona baktiklarinda, Chiang artik yoktu.
Günler geçtikçe, Jonathan zamani düsünüyor, geldigi dünyayi sik sik animsiyordu. Dünyada, simdiki bilgisinin onda birini, hatta yüzde birini edinmis olsaydi, yasamin anlami ne çok yücelirdi! Acaba, diye düsündü, varligini sinirlandiran çemberi kirmaya çalisan, teknelerden atilan ekmek parçalarini kapmak için yapilan uçuslarin ötesinde, uçmanin gerçek anlamini arayan bir marti var miydi? Belki de, kendisinden sonra sürünün yüzüne gerçekleri haykiran ve bu yüzden sürgüne gönderilen baska bir marti daha olmustu. Kumsalda dinlenirken iste bu düsünceler geçiyordu kafasindan. Jonathan’in iyilik ve sevginin yapisina iliskin bilgisi arttikça, dünyaya geri dönme istegi çig gibi kabariyordu içinde. Yalnizliklarla geçmis, yasamina karsin, o, sevgiyi yasayarak ögrenmisti. Onu ancak kendisine bir sans verilmesini isteyen bir martiya gösterebilirdi.
Düsünce hiziyla uçmayi ögrenmis ve bunu baskalarina da ögretme olanagini kazanmis olan Sullivan kaygiliydi.
“Jon, sen bir kere sürgün edilmistin. Nasil oluyor da o sürüden herhangi bir martinin senin sözlerine önem verebilecegini düsünüyorsun? Bilirsin ki, su deyim her zaman geçerlidir: En yüksekten uçan marti, en uzagi görendir. Geldigin yerdeki martilar gaklayarak ve birbirleriyle dövüserek sahillerde pinekliyorlar. Onlar cennetten binlerce mil uzaktalar ve sen, oradan cenneti göstermek istiyorsun Jon, onlar kanat uçlarini bile göremiyorlar. Burada kal ve ögreteceklerine ulasabilecek nitelikteki martilara yardimci ol.” Bir süre suskunlasan Sullivan, söyle sürdürdü konusmasini: “Eger Chiang senin düsündügün gibi kendi dünyasina dönmüs olsaydi ne olurdu? Sen bugün nerede olurdun?”
Bu sözler gerçegi apaçik dile getiriyordu. Sullivan hakliydi. En yüksekten uçan marti, en uzagi görendir.
Jonathan, ayrilmadi. Zeki ve kavrama yetisi olan yeni martilarla çalisti. Yine de duygulari sik sik canlaniyordu. Dünyada kendisinden bir seyler ögrenebilecek en az bir iki martinin varligini düsünmeden edemiyordu. Sürgündeyken Chiang’la karsilasmis olsaydi, simdi çok daha bilgili olmaz miydi?
Bir gün arkadasina, “Sully” dedi, “geri dönmeliyim. Ögrencilerim iyi yetistiler, yeni gelecek olanlari yetistirmen için sana yardimci olurlar.”
Sullivan içini çekti, üzülmüstü. Ama tartismaya girmedi. Yalnizca, “Seni çok özleyecegim Jonathan,” diyebildi.
Jonathan, “Utan Sully,” dedi serzenisle. “Lütfen aptalca davranma. Bugüne degin ögrendiklerimizi unutmus gibisin. Eger dostlugumuz zaman ve uzaklikla sinirliysa, o yok demektir. Zaman ve uzaklikla sinirli olmayani yasiyoruz biz. Uzakligi yenince hep ayni yerdeyiz, zamani yenince hep ayni anin içindeyiz. Böylece her an için birlikte olacagimizi düsünmedin mi?”
Marti Sullivan kendini zorlayarak gülümsedi. “Sen, deli kus!” dedi sevgi dolu bir sesle. “Eger yerdeki birine bin mil ötesini gösterecek biri varsa, o da sensin, Jonathan.” Sonra gözlerini kuma dikti. “Elveda Jon, dostum benim...”
“Elveda Sully!.. Gene karsilasacagiz.” Ve o anda, bir baska zaman diliminden bir sahilde büyük marti sürülerinin görüntüsünü düsledi. O, bedeninin yalnizca bir tüy, bir kemik yigini olmadigini, özgürlügün ve uçmanin sinirlandirilmamis yetkin bir simgesi oldugunu yasadiklariyla ögrenmisti.
Marti Fletcher Lynd, henüz oldukça gençti. Ama hiçbir kusa, hiçbir zaman, hiçbir sürü tarafindan bunca adaletsiz davranamadigini ve bu denli kötülük edilmedigini biliyordu.
Uzaktaki kayaliklara dogru uçarken öfkeyle düsündü: “Söyledikleri umurumda bile degil.” Gözleri dolmustu. “Uçmak, bir yerden bir yere ulasmak için kanat çirpmaktan çok daha anlamli bir olaydir. Sivrisinek bile uçar, salt kanat çirparak. Sürünün önderi olan martinin önünde bir küçük takla attin mi, hemen sürgüne! Kör mü bunlar? Gerçek anlamda uçmanin yüceligini görmüyorlar mi?
“Ne düsündükleri umurumda degil. Uçmak nasil olurmus gösterecegim onlara! Istedikleri buysa, tümüyle yasadisi olacagim. Ve pisman edecegim onlari!..’’
Birden bir ses duydu kafasinin içinde; yumusak bir sesti ama, havada sendeletecek kadar ürküttü onu.
“Onlara karsi bu kadar sert olma Marti Fletcher. Seni kovmakla onlar yalnizca kendilerine zarar verdiler. Bir gün gelecek, onlar da görecekler senin gördüklerini. Onlari bagisla ve bu gerçegi anlamalarina yardimci ol.” ‘
Kanadinin iki üç santim ötesinde dünyanin en parlak, en beyaz martisi uçmaktaydi. Hem de Fletcher’in son hizinda ve tek bir tüyünü bile kipirdatmaksizin.
Genç kus, ansizin bir “kaos” ani içinde buldu kendini.
“Neler oluyor? Aklimi mi yitiriyorum yoksa? Bu da nesi?”
Kafasinin içindeki yumusak ses usulca sordu: “Marti Fletcher Lynd, uçmak istiyor musun?”
“EVET, UÇMAK ISTIYORUM!”
“Marti Fletcher Lynd, sürünü bagislamak için, bir gün onlarin arasina dönmek için, onlarin da ögrenmelerine yardimci olmak için uçmak istiyor musun?”
Ne kadar gururlu, ne kadar kirgin olursam olayim, bu yetkin varliga yalan söyleyemem diye düsündü Marti Fletcher ve usulca, “Evet” diye karsilik verdi.
Parlak yaratik sevgi dolu bir sesle, “Öyleyse Fletch” dedi, “önce düz uçusla baslayalim.”



